YETİŞ YA ALİ YETİŞ YA MUHAMMED – Bölüm 1

süleyman üsYazıları0 Yorum11 Nisan 2016

17 KASIM 1999 TARİHİNDE CENK KORAY’ IN, İBRAHİM TATLISES’ İN SÖYLEMİŞ OLDUĞU “YETİŞ YA MUHAMMED, YETİŞ YA ALİ” ŞARKISI NEDENİYLE

AKŞAM GAZETESİ’ NDEKİ KÖŞESİNDE KALEME ALMIŞ OLDUĞU YAZISINA

ŞEYH MAHMUT REYHANİ’ NİN CEVABİ YAZISIDIR.

BÖLÜM 1

            Sayın Cenk Koray Beyefendi;

            17 Kasım tarihinde kaleme almış olduğunuz “YETİŞ YA MUHAMMED, YETİŞ YA ALİ” başlıklı yazınız her halde çok gereksiz bir müdahaledir. Bu tür yazılar ancak provokatörlere ve mezhep hastası olan yobazlara yakışır. Sizin gibi halk ve vatan uğruna beyin tüketen ve ülkenin tüm dertlerini omuzlarına alan değerli yazarları bu düzeye düşmekten tenzih ederim.

            Değindiğiniz türkü ülkemizdeki kültür mozaiğinin oluşturduğu dalgalardan bir esintidir. Demek isterim ki, halk içinde kökleşen ve fıtri bir nitelik kazanan böyle geleneksel kavramları yok etmek, kontrol altına almaya çalışmak beyhudedir. Ali’yi bulunduğu mertebeden indirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. İslamiyet’ in üç büyük imparatorluğu bu amacı güttü ve eridi bitti yine de bu hedefe ulaşamadı. Onu aşağılamak, dışlamak, büsbütün silmek istediler, yapamadılar ve bu Tanrısal ışığı söndüremediler. Ali’ ye olan düşmanlık Aleviler üzerine uygulanmaya başlandı, korkunç eziyetler yapıldı, başlarına yıldırımlar yağdırıldı, kırımlar yapıldı. Fakat bütün bu kaba kuvvet Aleviliği ortadan kaldıramadı. Hiç kuşku yok ki Ali, Ali olmasaydı bu azgın kin ve amansız düşmanlıklar karşısında tükenip biter, ismi bile anılmaz duruma gelirdi. Fakat Ali’ ye bir şey olmadı. Onu kötülemek, unutturmak, İslam defterinden silip atmak amacı güdüldü, daha sonra 60 yıl boyunca camilerde hutbelerde kendisine sövüldü, bu sövgü devletin bir yasası haline getirildi. En adi, en azgın suçlulardan daha ağır ceza gördü. Fakat bu güzel isim gittikçe büyüdü ve devleşmeye doğru gitti. Zalim iktidar, özellikle Emeviler Ali ile çok uğraştı. Satılmış imam, fıkıh ve hadis bilginlerine dayanarak bu dev ismi dar bir çerçeveye soktular. İşte Ali dediler. Aldatıcı bu politik akım (affedersiniz) sizi de yakalamış oldu. Siz de Ali’yi bu dar çerçeveden görüyorsunuz. Hem de zalim ve sahtekârların hesabına kendisini tanımlamaya kalkışıyorsunuz. Hazreti Ali kim?

Cevap: Hazreti Peygamberin amcasının oğlu,

           İlk çocuk Müslüman,

  1. halife,

           Aşere-i Mübeşşere’ lerdenmiş.

            Sayın üstat, Ali’yi tanımlamak için büyük yazar olmak, bilgin, profesör veya filozof olmak gerekmez ancak; mezhep tutkusundan uzak olmakla beraber, Ali’nin hayatını incelemek, genellikle mezhep lakırdısına yol açan olaylar üzerinde durmak yeter. Siz, bunu yaparsanız ve çelişkileri akıl terazisine koyup iyiyi sahteden ayırmaya çalışırsanız Ali’yi, Hz. Peygamber ile aynı kefede görecekseniz ve o zaman Ali’ den başka hiç kimseye nasip olmayan bu üstün özelliklerin Allah ve Peygamber tarafından kendisine verilmiş olduğunu göreceksiniz. Ne yazıktır ki İslam ümmeti bu Allah ve Peygamber vergisine kafa tuttu, isyan etti ve sanki Hz. Muhammed’e; “Sen Peygambersin, Allah’ın elçisisin, biz Sana inandık ama Ali’ye bu kadar avantaj verme, onu herkesten üstün tutma” der gibi oldular.

            Ne yazıktır ki, İslam tarihini dolduran bu haktan cayma ve karşı gelme hareketleri, sanki gerçekten de Hz. Peygambere böyle bir ültimatom verilmiş gibi kendini gösteriyor. Hatta ve hatta bu manevi ültimatom Sünni mezhebin anayasası sayılır oldu. İşte bunun için sizin bu yazınız uğursuz mezhep çekişmesini kamçılayan kötü bir propaganda gibi görülebilir. Neden mi? Çünkü İslam ümmetinin neredeyse yarısı Şii’dir. Bunların hepsi de Ali’nin Hz. Peygamberle aynı kefede bulunduğuna ve şefaat etmeye yetkili olduğuna inanırlar. Şimdi bu yaygın ve onlara göre kutsal olan inanca ters düşecek böyle bir yazı yazmak doğru olur mu? Acaba bu yazının iki mezhep arasındaki çekişmeye katkı olmayacağı ne malum?

            Sayın üstat, üçüncü bin yıla giriyoruz. Geriye dönüp baktığımız zaman ister istemez içimiz burkuluyor. Burkulmaz mı? 1500 yıl boyunca mezhepçilik namına çene çaldık, çekiştik, boğuştuk, birbirimize amansız düşman olduk, kırım korkunçluğunu bile normal gördük. Ne kazandık? Hiç mi hiç. Diğer milletlerin gerisinde kalmadık mı? Kaldık. Dinimiz en yüksek ve en doğru din olduğu halde başkasına kölelik etmekten kurtulduk mu? Kurtulamadık. Eğer bu kafada gider isek daha çok bin yıllar tükenir ama bu uğursuz ihtilaf ayakta kalır. Artık kendimize gelelim, bu uğursuz defteri dürelim, kâbus dolu bu uykudan uyanalım.

            Sayın üstadım, bir kere daha söylemek isterim, bu yazınız gerçekten çok gereksiz bir müdahaleydi. Çünkü Ali’ye beslenen sevgiyi hiç kimse durduramaz. Emevi ve Abbasi canavarları dahi buna engel olamadılar. Ali’ye olan sevgi korkunç zulüm ve işkencelerin içinden sıyrılıp yayıldı. 1500 yılı doldurup taştı. Şii kesimi şöyle dursun, Sünni kesime ve İslam düşmanı olan Hıristiyanlara bile geçti.

            Sayın beyefendi, başta Ali’yi tanımlamak için kullanmış olduğunuz cümleler üzerinde durmak istiyorum.

           1 – Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğluymuş. Evet, ama Peygamber Hazretlerinin başka amcaoğulları da vardı. Hiç biri bu ayarda olamadı.

           2 – Ali, ilk Müslüman çocukmuş. Evet, ama bu çocuk başka bir çocuktur. Bu çocuk 8-9 veya kimi rivayetlere göre 10 yaşında iken Hazreti Peygamber (Yakın akrabalarını uyar) anlamındaki ayet indiği zaman en yakın akrabaları olan Abdulmuttalip ve Muttalip oğullarını yemekli bir toplantıya çağırmış ve yemekten sonra bir konuşma yapmıştı. Allah’ tan aldığı görevi bildirmiş ve “Hanginiz bana candan yardım eder, yanımda olur, o kimse kardeşim, arkadaşım ve benden sonra hepinizin velisi, efendisi olsun” diye teklifini yapmıştı. Herkes sustu en küçükleri olan Ali ileri atıldı “Ben Sana yardım eder, yanında olurum” dedi. O zaman Hz. Muhammed, Ali’yi boynundan tutup onlara gösterdi ve “Bu benim kardeşim, vasiyyim ve benden sonra halifemdir. Onu dinleyin, kendisine itaat edin” dedi. Davetliler gülüşerek dağıldılar ve Ali’nin babası Ebu Talip’e “Oğlunun emirlerini dinle, kendisine itaat et” diyerek alay ettiler. Bu olayı rivayet eden, eserlerine geçiren Sünni âlimleridir, bunlardan bir kaçının ismini söyleyelim;

(Şeyh-ül İslam) unvanını alan İbni Hacer Askalani (İsabe) kitabında c.2-s.22’ de, yine büyük tarihçi Tabari tarih kitabında c.2-s.217’ de, Ebul Fida tarihinde c.1-s.116’ da. Bunlardan başka, İbni İshak, İbni Cerir, İbni Ebil Hatim, İbni Merdeveyh, İbni Cafer İskafi, Beyhaki, El Muttaki El Hindi, tefsir bilginlerinden Salebi gibi kalburüstü hadis, tarih ve fıkıh bilginleri bu olayı yazmışlardır. Ayrıca çağımızın âlimlerinden Mısır’ lı yazar Muhammed Hüseyin Heykel hicri yılın 1350, 12 Zilkide ayımda (Ehram) gazetesinin 5.sayfa 2.sütununda bu olayı aynen yazmıştır. İngiliz yazarlarından (Corçis) isminde bir araştırmacı da Arapça olarak yazdığı bir kitapta bu olayı yazmıştır.

            Burada çok önemli bir nokta var ki, onu kavrayabilen Ali’nin gerçek yerini ve Peygamberle beraber nasıl aynı kefede yer aldığını hemen anlar. Hz. Peygamber, Peygamberliğini yaymaya henüz başlarken, yanında daha beş kişi yokken o küçük çocuğu bu makama getirmek istedi. Topladığı 40 kişi akrabalarından hiç birisi kendisini Peygamber olarak tanımazken bu çocuğu kendilerine tanıtıyor, saygılarına sunuyor “emirlerini dinleyin, kendisine itaat edin” diyor. Yani Hz. Muhammed, Peygamberlikle beraber Ali’nin vasiliğini bir arada yürütmek istedi ve yürüttü. Ancak yalnız anlamak isteyenler anlar…

            Ali ilk Müslüman değil de ilk Müslüman çocukmuş. Evet, böyle dediler. Neden mi? Çünkü diktatör iktidarın sansürü altında satılmış ve Kureyş’ in hilafet politikasına gönül kaptırmış tarih ve hadis yazarları “ilk Müslüman Ali’dir” diyemezler. Bu elbette yasak ve sakıncalıdır. Ali’ ye karşı daha önce gizli kampanya yürüten Kureyş, bir komplo sonucunda hilafete Ebu Bekir i getirdi ya, artık onu şişirmek, gerçekten büyük göstermek, kendi namına halka fiyaka satmak, yapılan haksızlığı örtmek gerek. Onun için her türlü fazilet tasnifinde kendisine bir öncelik uyduruldu. Gözü dönmüş yobazlar adeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Herkes bir şey uydurmaya çalışıyordu. İslam’ a giriş önceliği söz konusu olunca dünya âlem biliyor ki Ali herkesten önce İslam’ a girmiştir. Zira Ali, Hz. Peygamberin evindeydi ve ailenin üçüncü bireyiydi. İki yaşından beri Peygamberin gölgesi gibi yanından ayrılmadı, sadık bir talebesi, oğlu gibi evinde hatta kucağında yetişti. Hz. Peygamber, Peygamberliğinden önce sık sık Hira dağına gidip inzivaya çekilirdi. O zamanlar Ali’yi de beraberinde götürdüğü çok rivayet edilir ve ondan başka kimseyi yanında götürmemiştir. Böyle bir avantaja sahip olan Ali elbette herkesten önce Müslüman olacaktır. Tersini düşünmek mantıksızlık olur. Ancak iktidara dönüşen sinsi muhalefet, dinsel yetkisini kötüye kullanan yobazlar sayesinde bu duruma ağırlığını koydu ve güttüğü politika doğrultusunda değerlendirme yaptı. Ali’nin önceliğini gölgelemek için İslam’ a giriş önceliğini sınıflara ayırdı. Dediler ki: “İslam’ a ilk girenler, kadınlardan anamız Hatice Hazretleri, yetişkin erkeklerden Ebu Bekir, çocuklardan Ali ve kölelerden Zeyd Bin Harise’dir.”…

            Sayın üstat, bu aldatıcı tasnife siz de aldandınız ve “Ali ilk çocuk Müslüman” diyerek din yetkisine hâkim zorba siyasetin düdüğünü siz de öttürdünüz. Bu aldatmacaya ne gerek var? Sen dört kişiden en önce olanı manevra yapmadan söyle söyleyebiliyorsan, bilmediğini bilene bırak. Ali için yalnız çocuk önceliği varmış. Oysa sağlam bir araştırma yaparsanız Ali’nin Ebu Bekir’ den çok önce İslam’ a girmiş olduğunu göreceksiniz. Ancak bu öncelik Ebu Bekir’ in gül hatırı için budandı, keyfe göre sınıflandırıldı. Kimi akıllılar çok daha ileri gidip tarihle alay ettiler. Güya Ali daha dünyaya gelmeden önce Ebu Bekir, Hz. Muhammed’ in yanından ayrılmaz bir dostuymuş ve Peygamber olur olmaz ilk inanan kendisi olmuş. Hatta ve hatta Hz. Muhammed’ in amcası Ebu Talip ile Şam’ a kadar gidip Rahip Buhayra ile buluştukları olayda yine Ebu Bekir Hz. Muhammed’ in yanındaymış. Bin kere maşallah. Bu tatsın bilgiler Halebi ve Dıhlani’ nin (Siyret) kitaplarında yazılmıştır. Oysa bütün tarih ve siyret kitapları Hz. Muhammed’ in o zamanlar 8 veya 9 yaşlarında olduğunu ve Hz. Muhammed’ in Ebu Bekir’ den iki yaş büyük olduğunu yazarlar. Öyleyse Ebu Bekir o olayda en fazla 7 yaşındaydı. Acaba 7 yaşındaki bir çocuk Şam’ a kadar nasıl ve ne için gitti? Hz. Muhammed, ticaret amacıyla Şam’ a gidecek olan amcası Ebu Talip’ in kendisini bırakıp gitmesine çok üzüldüğü için amcası ona acıdı ve yanında götürdü. Acaba Ebu Bekir hangi amcayla gitti? Hz. Muhammed yetim idi. Ne anası vardı ne babası. Amcası Ebu Talip onu büyüttü yetim olduğunu hissettirmedi. Bu nedenle onsuz kalamaz diye yanına aldı.

Peki, Ebu Bekir’ e ne oldu, ne için gitti? Bu hikâye sadece Ebu Bekir, Peygamberin sohbetlerine daha çocuk yaşta katılmaya başladı dedirtmek için uydurulmuştur. Siz mutlaka bu palavralara inanmayacaksınız. Bunu iyi biliyorum. Fakat Mekke müftüsü olacak sayılı bir âlimin sırf Ebu Bekir’ i yüceltmek için aklını nasıl feda ettiğine bir bakın. En büyük yapmak için elde sağlam bir belge olmadığı halde sahte belgelerle Ebu Bekir’ i nasıl Ebu Bekir yaptıklarını anlamak her bakımdan mümkündür…

           3 – Gelelim hilafet dizisine;

            Sayın üstat, siz Ali’yi tanımlamak için dördüncü halife unvanını ikram ediyorsunuz. Dördüncü mü? Allah Allah, ne kadar da cömert insanlar varmış. Acaba Ali’yi dördüncü yapan kim? Hilafet dönemini eline alan Kureyş mi? Maazallah iş Kureyş’ e kalsaydı Ali ne dördüncü olabilirdi ne de on dördüncü. Kureyş salt Ali’yi sollamak, saf dışı bırakmak için hilafeti politik sahnelere aktardı. Bin bir dolap çevirerek Ebu Bekir’ i halife yaptı. Hz. Peygamberin tüm emir ve ısrarlarını hasıraltı yaptı. Birinci halife olan Ebu Bekir’ i halk seçmedi ki, Ömer seçti. Yanında muhacirlerden Ebu Ubeyde vardı. Hilafette ısrar eden Ensarlar birliği çözülünce dahi Ömer hilafeti kaçırmamak için bu fırsatı kullandı ve hemen elini uzatıp Ebu Bekir’ e biat etti. Ebu Ubeyde ve Ensarlardan çözülen kişiler onu takip etti. Böylece ani bir manevrayla seçim değil bir oldu-bitti şoku ortalığa hâkim oldu. Herkes büyülendi, durumu öğrenmeye gelen şaşırıp kaldı, gelenlerin elini alıp Ebu Bekir’ in eline vuruyorlar ve biat diye işlem gördürüyorlardı. Hz. Muhammed’ in cenaze işleriyle meşgul olan Haşimiler’ den hiç kimse yoktu. Kureyş’ in diğer kabileleri zaten böyle bir sürprizi çoktan istiyorlardı. Bu azgın gelişme Ali’nin düşmanlarına elbette çok iyi geldi. Onlar halifelerine biat etmek için bölük bölük geliyorlar bir yandan da icma borusu öttürüyorlardı. Zaten sözbirliği anlamında olan icma boş lakırdı halinde bütün tarih köşelerinde yankılar yaptı. “Müslümanlar sözbirliği ile Ebu Bekir’ i halife olarak seçtiler” diyerek tarihe yalancı bir tarih daha eklediler. Ömer, Ensar birliğinin çözülmesini çok iyi değerlendirdi ve zaman geçirmeden hedefe varmayı başarabildi. Ensar bilindiği gibi Evs ve Hazrec denilen iki kabileden oluşur. Birbirine ezeli rakip olan bu iki kabile arasında İslam’dan önce savaşlar bile olmuştu. Ancak İslam dini onları birleştirdi ve birbirine kardeş yaptı. Ensarlar, Hz. Peygamberin kendi memleketlerinde vefat etmesi hesabıyla yerine geçmeyi hak bildiler ve Beni Saide Sekıyfesinde toplandılar. Toplantıda Hazrec kabilesinden Sad Bin Ubade’ yi tek aday olarak gösterdiler. Ömer toplantıyı haber alınca aceleyle yanına Ebu Bekir ve Ebu Ubeyde’ yi alarak onları bastı. Biraz çekişme ve söz düellosundan sonra Ömer bir konuşma yaptı, daha sonra Ebu Bekir konuştu. Bu konuşmalardan cesaret alan Evs kabilesinden iki lider, Hazrec kabilesine olan kıskançlık duygularına tekrar kapıldılar ve Ensar birliğine yan çizdiler. Bu iki lider Ömer’ e tez davranıp işi bitirmesi için cesaret verdiler. Ne enteresandır ki bu iki liderin ne kendileri ne de çocukları hiçbir zaman Ali’ ye dost olmadılar. Sıffın savaşında bile bütün Ensarlar Ali’nin yanında iken yalnız bu iki kişi Muaviye’yi tuttu. Zaten Muaviye’nin yanında bunların haricinde Ensar’dan başka kimse yoktu.

            Sayın beyefendi, işte hilafet dizisi böyle başladı. Ali, dediğiniz gibi dördüncü değildir. Ali, birinci ve tek halifedir. Neden mi? Çünkü hilafet ya Şii’lere göre Allah ve Peygamber tarafından verilen bir makam veya Sünni’lere göre milletin oyuna bağlı bir makam; eğer Allah ve Peygambere ait bir makam ise halife hiç kuşkusuz Ali’dir. Zira Hz. Peygamber daha önce yukarıda yazdığım gibi “Bu benim halifem” demişti. Biraz sonra tamamlayıcı belge ve kanıtlar göstereceğim. Yok, eğer Sünni âlimlerin iddiasına göre hilafet seçimle kazanılan bir makam ise yine birinci halife Ali’dir. Çünkü diğer halifeler seçimle değil, hile ve zorbalıkla bu makama geldiler. Dördüncü dediğiniz Ali’nin ise nasıl halife olduğunu biliyorsunuz. Biliyorsunuz ama yine de hatırlatmak isterim. Üçüncü halife Osman özellikle son beş yılında çok kötü bir yönetim uyguladı. Yani akrabası olan Emevilerin keyfine göre bir yönetim. Zalim, kalleş ve menfaat düşkünü genç valiler ülkeyi yönetiyordu. Her taraftan uyarma ve protestolar yağmaya başladı, aldırış etmedi. Daha sonra millet ayaklandı, her taraftan gruplar halinde Medine’ ye yürümeye başladılar. Önceleri protesto ve tehdit edici tutumdan öteye gitmediler. Bu sıkı tehditlere karşı halkı memnun etmeye, zalim valileri değiştirmeye söz verdi. Söz verdi ama kalleş akrabalarının baskısı kendisini yalancı bir duruma soktu. Hiçbir şeyi değiştirmedi. İhtilalcilerde fazla beklemeden evini basıp onu öldürdüler. Halife öldürüldü ama hilafet elbette yüzüstü kalacak değil ya, yeni halife için gerek ihtilalciler gerek Medine’ deki Ensar ve Sahabeler, herkes Ali’yi istedi. Ali önce reddetti. Daha sonra kabul etmek zorunda kaldı. Ali; “Benim biatim mescitte olacak” dedi ve mescitte on binlerce sahabe kendisine biat etti. İşte Ali, başkasına nasip olmayan gerçek bir seçim sonucunda rakipsiz olarak halife oldu. Rakipsiz dedim zira Kureyş artık ortada yok. Osman’ın öldürülmesiyle hilafet mekanizması onların elinden düştü. Emeviler kaçtı, çil yavrusu gibi dağıldılar. Öldürülen halifelerini defnetmeye dahi cesaret edemediler. Nihayetinde üç veya dört kişi gece defnettiler. Ali halife oldu ama Kureyş, Kureyş’ tir. Önce olayın şoku karşısında suskunluk geçirdiler, daha sonra kendilerini toparladılar ve kendisine savaş açtılar. Cemel savaşında Kureyş yenildi. İkinci kez Sıffın’ da hınçlarını almak istediler. Sıffın’ da yenilmek üzereyken büyük bir hileyle savaşı durdurdular. Bu uğursuz hile sonucunda Harici grubu çıktı. Ali bir de Haricilerle uğraşmak zorunda kaldı, onlara da derslerini verdi ancak daha sonra bir suikasta yenilip şehit oldu.

            Bitmedi, Ali’ den hıncını alamayan Kureyş, öldükten sonra kendisine en ağır cezayı uygulandı. 60 yıl boyunca camilerde, hutbelerde bu büyük adama sövdüler, lanet okudular. Demek oluyor ki, dünyanın en temiz, en dürüst ve en saygıdeğer insanı şimdi en kötü ruhlu insanların düzeyinde bile değil de daha da aşağılara getiriliyor. Yine bitmedi, Kureyş’ in baştan beri yapmış olduğu haksızlıklar din, iman oldu, oldu ama nasıl? Diktatör iktidar sığınaklarında oldu. Başa getirilenlere dokunulmazlık konuldu. Haklarında kötü söz söylenmesi küfürdür diye fetvalar verildi. Ali’yi sevenler ise dışlandı, ezildi, kâfir, zındık damgasıyla Müslümanlıktan bile atıldı. Alevilere yapılan bu ağır eziyetin tek nedeni Ali’yi sevmeleridir. Ali’nin büyük suçu da dördüncü halife olmasıdır. Ali, onların nazarında katildir. Zira İslam savaşlarında onların en yaman ve en kahraman adamlarını öldürdü. Onun içindir ki Kureyş’ in gözünden düştü. Birincilik onun hakkı olduğu halde dördüncü olmasına bile razı olunmadı.

            Sayın üstat, şimdi buyurun dördüncü gözüyle baktığınız Ali’yi beraber tanıyalım. Acaba gerçekten dördüncü mü? Yoksa Kureyş’ e kalsaydı dördüncülük, beşincilik veya altıncılık görür müydü? Ali’nin görmüş olduğu haksızlıklardan biraz söz ettik. Bunların hepsinin gözle görülecek, elle tutulacak birer gerçek olduğunu kanıtlamak için kaynak göstermeye bile gerek yok. Zira hiçbir tarih tersini yazmaz. Ali’nin hak ettiği yere Ebu Bekir’ i getirdiler. “Daha önce İslam’a girdi” diye yutturdular. Peki; biz de yutalım ve iki sene bekleyelim; fakat adam ölürken hilafeti velinimeti olan Ömer’ e devretti. Ömer’ de mi Ali’ den önce İslam’ a girmiş. Oysa tam yedi yıl sonra Müslüman olmuştu. Öyleyse Ebu Bekir’ in ortaya sürülen önceliği boş bir bahanedir. Nitekim Vakı’a Suresi’nin onuncu ayeti şöyledir: “Önceden gelenler Allah’ a daha yakınlardı”. Ömer yine efendi efendi gitmedi, ölürken de Ali’ yi büsbütün gölgelemek, dışlamak ve hesaptan tamamen çıkarmak için halifelik görüşmelerine onunla beraber beş kişi daha soktu. Bu beş kişinin hepsi de Kureyş’ li idi ve hepsi de Ali’ ye rakip ve düşmanlardı. Onlar hilafeti rüyalarında bile görseler inanamazlardı ama Ömer onların gözlerini açtı. Hilafete birer namzet olarak gösterdi. Bununla da yetinmedi, Ali’nin hatta Peygamberin en azılı düşmanı olan Emevileri tekrar ayağa kaldırmak için hilafetin tam Osman’a gelmesini ayarladı. Zira Abdurrahman’ı aralarına hakem yaptı. Abdurrahman ise Osman’ın kayınbiraderidir. Bu sinsi manevradan sonra beklenen oldu ve Osman sözde seçilerek halife oldu. Daha sonrasında olan oldu ve gelişmeler hep Ali ve Aleviler aleyhine hızlandı. Her neyse bu konu çok uzun bir konudur, bu sayfalara sığdırmak olanaksızdır. (Mezhepte Aleviler) ve (Haksızlık ve Haklılık) adlı kitaplarımızda bol bol yazdık. Şimdi size göre Ali’nin son özelliğine gelelim.

           4 – Ali; Aşere-i Mübeşşere’ lerdenmiş. Güzel bir formül. Bu hadisi uyduran ve inananlara Ali namına mı teşekkür etmek gerekir yoksa tarihin namına mı?

            Sayın beyefendi, ben bu hadisin tartışmasına başlamadan önce sizin sağduyu, mantık ve vicdanınıza başvurmak isterim. Acaba bu hadisin ideolojisini, çelişkili kavramını ve yüz kızartıcı ayrımcılığını düşünüp ve eğer gerçekten tarafsızsanız, tarafsız olarak değerlendirirseniz biçimsiz bir uydurma ve kocaman bir palavra olduğunu fark etmez misiniz? 1500 yıldır dillere destan olan bu lakırdıyı eminim ki vicdanınıza yutturamazsınız. Çünkü vicdan, din ve mezhep üstü bir güçtür. Peygamber Hazretleri efendimiz eğer gerçekten bu hadisi söylemiş ise bu İslam’ın bir ayıbı olur. Hz. Peygamber açık açık, “Hiçbir Arap, Arap olmayan kimseden üstün değil, ancak takva ile üstün olur” dedikten sonra haşa sümme haşa böyle bir ayırımcılık yapmaz. Yani yüzbinlerce kişi arasından salt Kureyş kabilesinden 10 kişi seçip onlara böyle özel bir avantaj vermez. Bu ayrım, yüce Peygamberimizin kişiliğine, prensiplerine, yapıcı tutumuna yakışıksız bir çelişkidir. Allah’ın elçisini böyle kötü davranışlardan tenzih edelim. Hz. Peygamber cennetle müjdeleyebilir, birçok kez bir çok kişiye bu müjdeyi vermiştir. Fakat yalnız 10 tane isim söyleyip başkasının yüzüne kapıyı kapatmak Peygamberin yapacağı bir iş değildir. Öte yandan bu on kişinin hepsinin Kureyş’ li oluşu bir bakımdan çok gülünç. Yani cennet Kureyş’ in tekelinde midir? Acaba İslam dini Kureyş’ e kalsaydı hiç yürür müydü? Sanmıyorum… Peygambere en çok eziyet yapan, susturmak, önünü kesmek isteyen, en sonunda da evinden yurdundan kovan Kureyş değil miydi? Daha sonra Medine aslanları kendisine sahip çıktı, yanına çağırıp bağrına bastı. Kendisini ve yanındaki arkadaşlarını barındırdı, mallarını onlarla paylaştı. Kendisini korudu ve canlarını önüne koydu. Savaşlarda yüzünü güldürdü, sözün kısası İslamiyet yapısını kanlarıyla harçladı… Bu savaşlardan birisinde 70 aslan şehit verdiği halde zerre kadar sarsılmadı; ancak savaşta bulunmak mutluluğu kendilerine nasip olmayan diğer aslanlar üzüldü. Şimdi iş cennet avantajına gelince bu sadık aslanlara avantaj yok, cennet yalnız Kureyş’lilerindir. Cennet, Medinelilerin aslanlar gibi dövüştükleri o savaşlardan kaçanların cennetiymiş. Kim mi kaçtı? Başta o büyük hazretler kaçtı. Evet, acı ama gerçek! Yani Peygamber öldükten sonra hemen yerine sahip çıkanlar o savaşlarda sevgili Peygamberlerini düşman çemberinde bırakıp selameti kaçmakta buluşlardı. Bu acı ifadelerin kaynağı Alevi kaynaklar değil, Bekir’ci, Ömer’ci, Osman’cı tarih ve siyret kitapları. Mesela Ebu Bekir; İslam savaşlarında onun yaptığı en ufak bir katkı var mı? Hadi Ebu Bekir zayıf bünyeli ve savaş eri değil diyelim geçelim. Ama abartmaya alışkın olanlar “En büyük kahraman Ebu Bekir” diye iddia ederler, işte bu utanmazlıktan gelir. Ömer’ e gelelim. Ömer yiğitmiş, kahramanmış, şöyleymiş, böyleymiş, Hz. Peygamber “Ey Allah’ım, İslam dinini Ömer ile güçlendir” diye dua etmişte Ömer İslam’ a girmiş. Hicret günü herkes gizlenerek, izini kaybettirerek hicret ederken kendisi açık açık, hem de Mekkelilere meydan okuyarak, gözdağı vererek ve doğrusu onlarla alay edip rezil ederek Medine’ ye gitmiş. Fakat isteyen buyursun İslam tarihini beraber inceleyelim ve Ömer’ in bu şişirmelere karşın neler yaptığını değerlendirelim. Ömer sadece Bedir savaşında bir dayısını öldürdü, ondan sonra da hiçbir savaşta hiçbir rolü yoktur. Tarih ve siyret yazarları savaşların sonucunu verirken, öldürülenleri, kimin kimi öldürdüğünü yazarlar. Ömer, dayısını öldürdü, bundan başka da hiçbir savaş sonucu bildirilen kahramanlar listesinde ismine rastlanmaz. Aksine kaçanlar listesinde ismi bol bol geçer. Örneğin Uhut’ ta kaçtı ve kaçışını bizzat kendisi anlatıyor şöyle ki; El Muttaki El Hindi (Kenzul Ummal) kitabında 1/428 e 429’ da Ömer’ in şöyle dediğini yazıyor: “Biz Uhut savaşında Hz. Peygamberin yanından dağıldık, ben tepeye çıkıncaya kadar kaçtım, orda bir ceylan gibi kayadan kayaya sıçradığımı hissediyordum”. Bir başka kaynak, İbni Hişam siyret kitabında 2/18’ de (Müşriklerden Dırar İbnil Hattap, Uhut savaşında kaçmakta olan Ömer’ i kovalamış ve mızrağının tersiyle dürterek, “Ey Hattab’ ın oğlu, kaç git seni öldürmeyeyim” demişti. Dırar daha sonra Müslüman olmuş ve Ömer onun bu iyiliğini unutmamıştır.) diye yazar. Ömer savaşlar boyunca hep kaçmıştır, bunların hepsini yazmak uzun sürer. Haksızlık ve Haklılık adlı kitabımızda hepsini kaynaklarıyla yazdık. Üçüncü hazretin kaçmışlığına gelince; onlar zaten meşhur olaylardır. Osman kaçmakta tam bir şampiyondur. Belki ondan söz etmek bile gereksiz, zira diğer iki büyük zat kaçmış olduktan sonra onun kaçmaması aranmaz. Zaten dediğim gibi kaçmakta en başta gelir. Uhut savaşında bir kaçışta üç günlük mesafe olan Avas dağına kadar kaçtı. O bir şairin dediği gibi;

            “Ben savaşta kendimi sıkmadım, kaçmakta ise ceylan gibiydim.”

            Sayın üstat, savaşlarda kaçmak demek o memleketi düşmanın eline teslim etmek demek, İslam savaşlarında kaçmak ise Hz. Peygamberi düşmanın eline teslim etmekten başka bir anlam ifade etmez. Etmez fakat ne üzücüdür ki, Peygamberlerini azgın bir halde olan düşman çemberi içinde bırakıp kaçanlar şimdi onun en büyük avantajına en önde sahip çıktılar. Hz. Peygamber cenneti ikram ediyor ama kime? Salt onlara ve onların tutumlarına sadık olan birkaç kişiye. Bir de utanmadan aralarına Ali’yi de sokuyorlar. Evet, Ali’ ye de bu özel avantajı sağladılar ama bu da ayrı bir oyundur. Zira bu listede Ali’yi tutan tek bir kişi bile yok. Listede olanların hepsi Ali’nin rakibi, düşmanlarıdır. Böylece “Yanlış anlaşılmasın, Ali sadece on kişiden biridir, kimse şımarmasın ve kimse onu boyunu aşan makamlara getirmesin. İşte görüyorsunuz, Peygamber tarafından cennetle müjdelenenlerden Ali’yi tutan kimse yok, ama hepsi Ömer’ i tutanlardır” denmek isteniyor.

            Bu oyun böyle düzenlendi ve koca İslam ümmetine böylece yutturuldu, üzücüdür ama siz de yuttunuz Sayın Cenk Beyefendi. Evet, yuttunuz ve Ali’yi bu dar çerçeveden görmekle adeta iftihar ediyorsunuz. “Hazreti Ali elbette İslamiyet’ e büyük katkıları olan bir zattır ve kendisine sevgimiz ve saygımız sonsuzdur” diyorsunuz. Maşallah sonsuz diyorsunuz ama “cennetle müjdelenen on kişiden biri olmak dışında başka bir özelliği yok” demekle Hz. Peygamberin özel bir önemle gösterdiği Ali’yi değil, hilafet politikasının cambazları tarafından küçültülmüş, önemsizliğe itilmiş Ali’yi görüyorsunuz. Her neyse, şimdi bu cennet hadisini temelden ele alalım.

            Üstat, bir kere daha söyleyeyim, bu hadis uydurmadır. Sizi ve sizin gibi başkalarına rehber olacak ilim ve kültür adamlarını böyle uydurmalara aldanmaktan tenzih ederim. Hz. Peygamber bu kadar sadık, dürüst ve iman dolu binlerce sahabe arasından istisna yaparak Allah’ın cennetini birkaç kişiye bağışlamaz. Bu ayrım bilhassa Peygambere uygun değildir. Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de müminlere genel olarak cennet vaat etmiştir. Şöyle:

            Bakara Suresi 25.ayet     : “İman edip hayırlı işler yapanları müjdele, onları altlarından çaylar akan cennetler bekliyor.”

           Hûd Sûresi 02.ayet                 : “İman edip hayırlı işler yapan ve Allah’ ın emirlerine uyan kimseler, onlar cennetin ehlidir.”

            Tevbe Sûresi 11.ayet       : “Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennete karşılık satın aldı.” Bu ayetlerin ayarında Hac-14, Secde-19, Nisâ124, Gafir-40, Fetih-7, Talak-11 gibi sayılamayacak kadar çok ayetler var ki müminleri cennetle müjdeliyor.

Hz. Peygamberde hadislerinde birçok kimselere cennet müjdesini vermiştir. Savaşta elini kaybeden Zeyd Bin Suhan için, “Kesilen eli kendisinden önce cennete gidecek” demişti. Bu hadisi İbni Hacer Askalani (İsabe) kitabında Zeyd maddesinde yazar.

İslamiyet’ in ilk günlerinde Ammar İbin Yasir’ in anası ve babası Hz. Muhammed’ e inanıp Müslüman oldukları zaman Mekke’ liler tarafından işkence görüyorlardı. Hz. Peygamber geçerken onları görür ve “Ey Yasir ailesi sabırlı olun, Allah sizi cennetle mükâfatlandıracak” der. Ayrıca Hz. Peygamber Ammar için, “Cibril bana Ammar’ı cennetle müjdele dedi” demişti. Bu hadisler, Heytemi’ nin (Mecma) kitabında 9/293’ te, El Muttaki (Kenzül Ummal) kitabında 6/185’te, bunlardan başka Tıbrani, Bagavi, İbni Mende, Hatip, İmam Ahmet, İbni Asakir ve daha pek çok âlimin kitaplarında yer alır. Daha sonra cennet sözünü sahabelerden alan çok. Bunlardan Cafer Bin Ebu Talip’ in de böyle bir müjde aldığını Heytemi (Mecma) kitabı 9/272’ de ve Amr Bin Sabit Heytemi’ de kitabında 9/363’ te belirtmişlerdir.

            Hz. Peygamber, Hasan ve Hüseyin için dedi ki: “Bunların dedeleri cennette, anaları cennette, babaları cennette, halaları cennette, teyzeleri cennette, kendileri cennette ve kendilerini sevenler de cennette.” Bu hadis Tıbrani’ nin büyük ve orta kitaplarında yazılmıştır. Yine Müslim’ in sahihinde 7/160’ da Abdullah Bin Sellam için aynı ifadeler vardır. İmam Ahmet (Müsnet) kitabında 1/177’ de Sâd Bin Ebi Vakkas’ tan şöyle bir hadis yazıyor; Sâd demiş ki “Ben Peygamberin Abdullah Bin Sellam’ dan başka hiç kimseye cennet sözü verdiğini işitmedim.”

            İşte felaket buna denir. Bunlar politika uğruna üretilen palavraları yutturabilmek için gerekirse karada gemiler yüzdürmeye çalışır. Bakın işte Ahmet Bin Hambel, bir mezhep kurucusu, büyük bir âlim olduğu halde bu gibi çelişkileri sakınmadan kitabına geçiriyor. Sâd’ ın rivayetine göre Abdullah Bin Sellam’ dan başka hiç kimseye cennet sözü verilmemiştir. Bununla kitabının 187.sayfasında rivayet ettiği on kişiye cennet hadisini yine kendisi baltalamış oluyor. Öyle ki, baltalayan hadisin kahramanı Sâd’ dır. O Sâd ki, cennetle müjdelendiği söylenen on kişiden biridir. Onlar diyorlar ki “Sen cennetle müjdelenen birisin” kendisi diyor ki “Hayır, o yalnız Abdullah Bin Sellam’ dır.” Bu çelişkiler neyi gösterir? Cennet bağışlama hadisinin kökten yalan olduğunu. Ahmet Bin Hambel olgun ve ılımlı bir İslam bilginidir, ancak her şeye rağmen Kureyş’ in hilafet politikasının kıskacına girmiş ve Ömer’ in sinsi tutumuna kendini kaptırmıştır. Ne kadar ılımlı olursa olsun bu hastalıktan kendisini kurtaramamıştır. Birbiriyle çelişen iki hadis yazıyor ve ikisine de sağlam diyor. Oysa hiçbirisi sağlam değildir ve her ikisi de Ali’ nin önünü kesmek için oynanan sahnenin bir dekorudur.

            Bu meşhur hadis iki kanaldan kaynaklanıyor. Birincisi Abdurrahman Bin Avf’ ın rivayeti, diğeri Said Bin Zeyd’ in rivayetidir. Abdurrahman Bin Avf’ ın rivayeti hiç geçerli değildir. Zira kendisinden bu hadisi rivayet eden Abdurrahman Bin Hamid isimli hadis bilgini Hicretin 105.yılında 72 yaşında iken vefat etmiştir. Bu bakımdan Abdurrahman Bin Avf’ ın tam öldüğü sene doğmuş oluyor. Bu nedenle Abdurrahman Bin Avf’ ın öldüğü sene doğmuş olduğu için kendisini görememiştir ki ondan hadis almış olabilsin. Bu zaman uygunsuzluğu hadis nakletme kurallarına ters gelir ve böyle bir hadise (Mürsel) diye isim verirler. Mürsel Arapçada bağlı karşıtıdır, yani sağlam bir kaynağa bağlanamamıştır. Hadisi rivayet eden, dayandığı ve ondan işittiğini söylediği adamın zamanını idrak etmemişse ondan hadis nakletmesi elbette düşünülemez. Abdurrahman Bin Hamid, İbni Avf’ ın zamanından en az 8 veya 10 yılı idrak etmiş olabilseydi, ondan bir şey işitmiş olabilirdi. Ancak biyografisine göre İbni Avf’ ın vefat ettiği 32.hicri yılda doğmuştur. Bu yüzden ne kadar dürüst bir hadisçi de olsa böyle bir hadis geçersiz kalır.

            Bu bitti, ikinci kanala gelelim. O da Said Bin Zeyd’ in rivayeti. Said Bin Zeyd bu hadisi Kûfe’deyken söyledi. Bunu ilk kez Muaviye tarafından Kûfe valisi yapılan Muğiyre Bin Şube’nin yanında yumurtladı. Bu bakımdan hadisi tam 40 sene bekletmiş ve ancak ölmeden bir sene önce bu bombayı patlatmıştır.

Bu önemli lakırdı Ebu Bekir ve Ömer döneminde yoktu. Ebu Bekir, Sekıyfe olayında hilafete hazırlanan Ensarlarla tartışırken bu hadisten hiç bahsetmedi. Onlara şöyle diyordu: “Siz Peygambere çok yardım ettiniz, ancak Onun yerine bizim hakkımız. Çünkü biz Kureyş’ liyiz ve Kureyş Hz. Peygamberin ağacıdır.” Acaba diyorum, o zaman bu hadis piyasada olsaydı ve elinde böyle bir koz olsaydı kaçırır mıydı? O zaman “Bakın” diyecekti. “Peygamber Hazretleri on kişiyi başa getirip cennetle müjdeledi. Bu on kişinin hepsi de bizden, sizden bir kişi bile yok. Peygamberin uygun gördüğü tercihe siz karşı mı çıkacaksınız?” der bu hadisi dile getirir ve onları kolayca sustururdu. Fakat ne yapsın? Böyle bir hadis yoktu ki. Çünkü uyduran kahraman henüz uydurmamıştı.

Daha sonra Ömer şura kurulu olarak altı Kureyş’ li tayin etti ve “Hz. Peygamber bunlardan hoşnut olarak dünyadan ayrıldı” dedi ve aralarından bir kişiyi halife seçmelerini istedi. Eğer bu hadis icat edilmiş olsaydı, yüzde yüz ona dayanır ve hepsini Kureyş’ li olarak seçtiği için bu hadisi koz olarak kullanır ve “İşte Peygamberin cennetle müjdelediği kişiler bunlardır” demez miydi? Elbette derdi ama ortada fol yok yumurta yoktu.

Bu hadisin uydurma olduğu her bakımdan ortada. Mesela isimler hilafet sırasına göre dizilmiş. Önce Ebu Bekir, sonra Ömer, Osman, Ali ve diğerleri. Zira hilafet kaderi belli olduktan sonra uyduruldu. Eğer Hz. Peygamber bu hadisi gerçekten söylemiş ve kendisi bu isimleri bu şekilde sıralamışsa o zaman iş bitmiş sayılır. Yani kavga ve gürültüye gerek yok. Ne Ensarların aday göstermesi ne de Haşimilerin darılıp bağırması gerekmezdi. Ebu Bekir Ömer’ i aday gösterdiği için Talha’nın karşı çıkması ayıp olur, cennetle müjdelenme onuruna ters düşerdi. Ömer’ in de şura rezaletini ortaya koyması ortalığı karıştıran boş bir laklaka olurdu. Ancak felsefeye gerek yok. Hz. Peygamber bu hadisi kesinlikle söylemedi. Uyduran veya uyduran halifelerin derecesine göre ayarladı. Bu aldatıcı düzme yalnız burada değil, tarih ve hadis kitaplarından hiç eksik olmaz. Güya halifelerin dereceleri, Peygamber zamanında da böyleymiş. Gafillere yutturulmak için uydurulan bu tip düzmeleri görmeye çoktan alıştık. Sözün kısası; Sünni mezhebi din ve siyaset karışımı bu temel üzerine yapılandı, sahtekârlıklar, dokunulmazlıklar kazandırıldı, yalan ve uydurmalar din, iman oldu.

Sayın beyefendi; buradan anlaşılıyor ki, Ali, bildiğiniz gibi değildir. Kelimenin tam manasıyla tanımıyorsunuz, hem de tanımak bile istemiyorsunuz. “Ali Peygamberle aynı kefede olamaz” diye ahkâm kesmek, Ali’yi tanımamaktan ileri gelir. Hz. Peygamberin bizzat kendisi Ali’yi kendi kefesine aldıktan sonra artık kimseye söz düşmez. Ali, Peygamberin kardeşidir, bu bir gerçektir. Bu gerçeğe inanabilmek için kardeşleşme olaylarını bir daha hatırlayalım.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

YETİŞ YA ALİ YETİŞ YA MUHAMMED – Bölüm 1 Hakkında Yorum Yaz

Sponsor Reklam Sponsor Reklam Sponsor Reklam Sponsor Reklam

ÜYELİK

E-Bülten Aboneliği

E-Posta adresinizi aşağıdaki bölümden bültenimize ekleyerek yeni yazılarımızdan haberdar olabilirsiniz!

Döviz ve Borsa Bilgileri

BIST
USD/EUR
Amerikan Doları
Euro
İngiliz Sterlini
Japon Yeni
Rus Rublesi
SA Riyal,
Altın
Son Güncelleme: 27.05.2018 21:07
Mo Tu We Th Fr Sa Su